Nehir, en kolay yolu seçer akarken.
Çünkü bilir ki amaç, taşlarla kavga etmek değil; denize ulaşmaktır.
Kuş da öyle yapar; rüzgârı karşısına almaz, kanadının altına alır.
Doğa, aklı başında bir bilgedir.
Direnmez, hesap tutmaz, sadece olur.
İnsan da doğanın bir parçasıysa, neden kendi hayatını bu kadar zorlaştırır ki?
Bir şeyi oluruna bırakmak yerine neden hep “olması gerekeni” kovalarız?
Oysa çoğu zaman olması gereken, zaten olan şeydir.
Kendimize çizdiğimiz rotalar, hedefler, planlar…
Bir bakmışız hayatın içindeki en basit güzellikleri göremez olmuşuz.
Bir sabah kahvesinin kokusu, bir yürüyüşte rüzgârın sesi, ya da sadece bir günün sessizliği hepsi, doğanın bize “dur” dediği anlar aslında.
Ama biz duymayız.
Çünkü hep bir telaş, hep bir yetişme hâli.
Hep bir “biraz daha” arzusu.
Nehir gibi kıvrılmak yerine, doğrudan dağa tırmanmaya çalışırız.
Oysa yaşamın kolay yolu, tembellik değildir; uyumdur, akıştır, farkına varmaktır.
Her şeyle mücadele etmeye alışmışız; belki de bu yüzden huzur bize kısa molalarda uğrar.
Doğanın dili sade:
Direnme.
Zorlaştırma.
Akan suyu kendi haline bırak. Yolunu bulacaktır.
Bir gün geri dönüp baktığında anlayacaksın; zoru seçtiğin her anın bedelini, ve kolayın aslında ne kadar derin olduğunu.
Doğaya aykırı davranma.
Hayatı kendine dar etme.
Rüzgâr senin düşmanın değil, sadece yönünü gösteren bir dost.
