Yanindaki

İnsan en yakinindaki bes kisinin ortalamasi olurmus.

İcinde bulundugumuz cevre cok onemli. Arkadaslarimiz, is arkadaslarimiz, ortaklarimiz, komsularimiz vs..

Cok uzak bir ornek belki; Isaac Newton fikirlerinin calinmasindan duydugu huzursuzluk yuzunden bugünki modern fiziğin temelleri olan kanunlari yillarca paylasmaktan cekinmis dunyayla. Sonra bir gun kapisini Edmond Halley çalmış. Halley Kuyrukluyıldızını keşfeden bilim adami olan Halley.

Gezegenlerin yorungelerinin elips oldugunu biliyoruz ve bunun gunesin cekim gucu ile alakali oldugundan eminiz demis Halley. Lakin bunu kanitlayan bir matematiksel formülümüz yok.

Newton yanitlamis; Evet evet, kutle cekiminin kuvveti uzakligin karesi oraninda duser.

Nasil biliyorsunuz bunu diye sormus hemen Halley.

Dort, bes sene once hesaplamistim deyivermiş Newton da.

Bunun uzerine en kisa zamanda Halley fon saglamis ve Newtonun buldugu yasalari kitaplastirmis.

Sonuc olarak Halley Newtonun kapisini calmasa, yakininda olmasa bugun dunya belki yuzlerce yil geride olacakti. İnsanlik bir baska dehanin gelmesini yıllarca bekleyeckti.

Demem o ki, siz siz olun etrafinizda bagnazlari, capsizlari, at gozlugu takanlari bulundurmayin. Elbet bir halley bir Newton sokakta sizi beklemiyor ama entellektüel olarak dunya gorusu olarak en az sizin kadar gelişmiş insanlarla bir arada olmaya ozen gosterin :)

    read more

    Tecrübe ve çok çalışmak

    Hayat enteresan dolayısıyla iş hayatı da.

    Her ikisinde de çok önemli iki başarı faktörü var.

    1. Çok çalışmak
    2. Tecrübe

    Güzel olan kısmı birinci maddenin ikinci maddeyi besliyor olması.

    Tecrübenin önemli olduğunu lise son sınıftayken kendi yaşadığım bir olayla bire bir tecrübe (!) etmiştim.

    Anlatayım…

    Okuduğum lisenin basketbol takım kaptanıydım. Son 5 yılda hem ilde hem bölgede 10dan fazla kupa kaldırmıştık. Artık lisede son yılımızda olmamız sebebiyle üniversite sınavı basketbol sevdasının önüne geçmeye başlamıştı. Sınav sisteminin okul puanına önem vermesi sebebiyle de bizim okuldan kolejlere geçişler yaşanmıştı.

    İşin özünde biz yaşlanmış (!) idman yerine dershanelere gittiğimiz için de hamlamıştık.

    Yine de sağlam takımdık evelallah.

    Eski gücümüzden uzak olduğumuzun farkında olan rakipler de iştahlanmıştı elbette.

    Neyse gel zaman git zaman o senenin finaline kadar çıktık yine. Finalde eski takım arkadaşlarımızı da içeren bir kolej takımı ile eşleştik.

    Rakibin en güvendiği oyuncularından biri de yine bizden gitme ve benimle aynı pozisyonda oynayan bir arkadaşımdı. Benden çok daha atletik ve benden çok daha fiziksel olarak hazırdı. Lakin bir o kadar da tecrübe eksikliği vardı.

    Maç boyunca hem hücumda hem savunmada beni çok zorlasa da final maçında ve dolayısıyla jubile maçımda triple double yapmamı engelleyemedi.

    Bir önceki seneye göre 10 kilodan fazla almış, formanın içine sığamıyordum. Tecrübeyle beraber (göreceli tecrübe) büyümüş götüme rağmen rakibimi alt edebildim. Tecrübenin kazandırdığı kimi refleksler, takımı tanıyor olmak, rakibi aldatıcı koşular, mimikler, jestler, moral bozucu konuşmalar, çamurluklar, vs…

    O gün bugündür tecrübeye inancım sonsuz.

    Son günlerde ise daha önce defaetla bana söylenen çok çalışmanın ne kadar önemli olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum.

    İş hayatında geride bıraktığım yıllarda hep yönetcilerimden beklentiler içindeydim. Sadece iş hayatında değil özel hayatında da kendi göbeğini kendin keseceksin birader. Kimse seni senin düşündüğün kadar düşünmeyecektir.

    Geldiğimiz şu günde ise geçtiğimiz yıllarda kaybettiğim zamanı kendi eforumla, ekstra çalışarak kapatmaya çalışıyorum.

    Bulunduğum konum itibari ile kağıt üstünde birşeyler kaybetmemiş görünsem de içten içe eksik kalan yanlarım için maziye bakıp dişlerimi gıcırdatıp yumruğumu sıkıyorum.

    Amerikayı yeniden keşfetmeye gerek yok baba nasihati dinle yeter:

    1. İşleyen demir ışıldar
    2. Oku adam ol baban gibi, eşek olma! (Hem okumaya hem de dilbilgisine gönderi var :) )

    Sözün özü: Çalış çalış çalış!

      read more

      Kapak

      Bu hafta Çarşamba gidip Cuma günü döndüm bir iş seyahatinden.

      Giderken de gelirken de birkaç aynı sima aynı uçaklardaydık. Ancak bir tip vardı ki hani derler ya götü başı ayrı oynuyor tam da o tiplerden biri.

      Dışardan bakınca kallavi sanırsın takım elbise boy pos falan ama harbi tavır, duruş, konuşma biçimi tam da yukarıdaki değiş gibi.

      Küçük dağları ben yaratmışım havasının yanında konuşmalar Saldıray abi efemineliği taşıyor elemanda.

      Bu kadar gözlemi hem ilk uçuşta bir arka sırasında oturduğum hem de ikinci uçuş sonrası terminale giderken otobüste kulak misafiri olacak kadar yakınında olduğum için yapma şansım oldu.

      Zaten otobüsteki bedeninin kuzey ve güney kısımlarının farklı eksenlerde salındıklarını fark etmemiş olsam (yazar burada “göt-baş”a vurgu yapıyor) bu yazıyı yazmayacaktım.

      İlk uçuş için herkes yerini almış, bording kompilitıd, kemerler takılı, acil çıkışlar ön orta ve arka olarak gösterilmiş, taksi yapıyoruz pistin başına gitmek için. (Ortalama üstü uçuş yaptığı için artizlik yapıyor yazar) bu yukarıdakiler-aşağıdakiler arası uyumsuzluk devam eden eleman ise bir Barack bir Angela bir Vladimir modunda dünyanı kurtarırken hostes hanım ikinci defa uyarıyor telefonunu kapatması için.

      Sallamıyor beriki, sonra aynı sıradan bir başka yolcu İngilizce uyarıyor bunu. Nasıl dokunduysa aşağılık (!) biri tarafından uyarılmak hemen bağırıp çağırmaya başlıyor sıranın öbür ucuna doğru kasıntı aksanlı bir İngilizceyle.

      Yalanı yok akıcı ama yapışkan bir aksanı var. Heralde dudak ve dil de ayrı oynuyor diğer organlar gibi. Uyaran kişi ise birçoğumuz gibi kendi ana dili aksanıyla konuşuyor çok da iyi olmayan İngilizcesiyle.

      Bir anda o kadar mide bozucu bir yavşaklıkla laf ebeliği yapıp bir manevra yapıyor ki o nokta oracılığa kusmak istedim. Tam da ensesine ensesine hem de!

      – “You cant talk to me with your looser accent.” (Bu ezik aksanınla bana laf söyleyemezsin) “Go and learn English” (Git İngilizce öğren)

      Artık ingilizce konuşmayı ne kadar avam bir şey zannediyorsa efendi. Lafı gediğine oturttuğunu zannediyor.

      Buna rağmen karşısından gelen cevaba ise sadece Türkçe küfrederek mayasında ne kadar çok sdsmlık(!) (daha çok kaypaklık ya aslında) olduğunu gösteriyor.

      Gelen cevap:

      – “I know English, you better go and learn how to be a decent HUMAN!” (Ben İngilizce biliyorum en iyisi sen git nasıl düzgün bir İNSAN olunu onu öğren)

      Hani şu videolar var ya son zamanda çok meşhur olan Thug Life diye tam o videoluk bir andı işte. Keşke bi usb girişimiz olsa da beyindeki o anıyı bilgisayara atıp Thug Life videosu yapabilsem diye pis pis sırıtıyordum o anda.

      İçimdeki kusma isteği de bu kapakla yerini uçuşan kelebeklere bıraktı:)

        read more

        Laf ola

        1. Küçük mutluluklar insanıyız biz. Küçük mutluluklarımız vardır bizim. Hiç çok mutlu olan, devasa mutlu olanımız yoktur aramızda.
          Melankolikiğizdir biz geleneksel olarak. Acılara meylimiz vardır. Bu yüzden bizi büyük acıları bir araya getirir. Millet olduğumuzu, birlik olduğumuzu, Dünya’ya bedel bir Türk olduğumuzu ancak canımız yanınca hissederiz biz. Acı sözlü şarkılarda bile dans edişimiz, alkış çalmamız, tempo tutup göbek atmamız bundandır be amca oğlu!
          Askere gideni davulla, savaşa gideni kınayla yollarız mesela.
        2. Ne ara güven sorunu yaşamaya başladık acaba?
          Sokakta arkamızdan biri yürüse kaldırım değiştirmeye ne zaman başladık mesela?
          Ne bileyim ben, komşuya anahtar bırakmaktan hangi ara korkar olduk? Evlere demir parmaklıklar taktırmak ilk kimin aklına geldi acaba?
          Gülümseyerek biri yaklaşıp birşey sorunca acaba benden ne çıkarı var diye düşünmeye ne zaman başladık?
          Televizyon bizi ne zaman kandırmaya başladıysa o zaman galiba. Hele o milenyum dönüşü ile bu TV denen zamazingo tam bir illet oldu başımıza.
          İzleme emmi oğlu izleme. Seni yalana alıştırıp seni yalancı yapıyor. Sonra herkes bir başkasını kendinden biliyor.
        3. Konya Ovası, Çukur Ova, Harran Ovası, nice nehir deltaları, Güney ve Kuzey Anadolu Dağlarında nice dağ başları… Nereye meyve çekirdeği düşse bu topraklarda orada ağaç biter, hangi sonbahar rüzgar esse o estiği yerlerde ilk baharda otlar biter bu ülkede. Tohumlar tohuuumlar!
          Bu ülkede en iyi yetişen tohum ise son zamanlarda nefret tohumları. Dikmeyin kardeşim o tohumları. Yemeyin meyvelerini o ağaçların.
          Can suyu dökmelerine izin vermeyin o tohumlara. Lanet olsun ama verimli olmasın Anadolu toprakları nefret tohumları için.
          O tohumlar büyüyünce ayırıyor işte eti tırnaktan. Halayı horondan, efeyi yörükten, ayranı rakıdan o tohumlar ayırıyor. Sulamayın o nefreti.
        4. Ölüyor Allahım ölüyor. Gittiği düğünde geline bakarak iç geçiren 4 yaşında kızcağız cigeri yanarak, kafası kolu koparak ölüyor. Tam bir olacaz diyoruz, tam ufukta görünüyor iki voltluk ampul kadar cılız bir ışık aha gene patlatıyor namussuzlar bombayı. İzin verme ümidinin sönmesine. O elektrik kesilirse sen çıra yak. O ışık sönmesin. Kapılma o vicdan yoksunu namussuzların yaymak istediği korku bulutuna. Yağ, es, gürle, şimşekler gibi çak ama söndürme içindeki ışığı.
        5. Düşün be kardeşim, araştır, oku be amcam oğlu. Sev biraz, önce kendini sev. Valla sevmiyorsun kendini, kendini sevmediğin için sokakta gördüğün mahsun köpeği tekmeliyorsun. Kendini sevmediğin için trafikte küfredip üstüme üstüme sürüyorsun o yandan çarklı arabanı. Kendini biraz sevsen, eşini çocuğunu da seveceksin. Beni değil, onu değil, bunu, şunu değil kendini sev biraz. Sonra zaten diğerlerine tahammül edebilir olacaksın. Aynada kendine bakınca kendine gülümse biraz. Bir de gece yatağa girince, yastığa başını koyunca, gözlerini kapatınca yalandan bile olsa gülümse. Çok daha güzel uyuyacaksın. Şerefsizim işe yarayacak. Yaramazsa rüyanda döv beni deşarj ol. Ben razıyım sopa yemeye.
          Laf ola beri gele benimki.
          read more

          Olacak Evelallah!

          Yedi – Sekiz yaşındayım. Rahmetlik halamın evinde yer sofrasında yemek yerken Schaub Lorenz marka TV’de izliyorum maçı.

          Dönemin komikleri nokta ile virgül gibi olan iki basketbolcunun adını ardı ardına söylüyor spiker. Ne enteresan diyor çocuk aklım, Aliço diye isim mi olurmuş?
          Hadi oldu, böyle kısa boylu hafif göbekli adam nasıl olurda bu kadar uzun arasından o kadar fazla üçlük gönderir diyorum.

          Bir de Hüsnü var. Hem babamın hem de o yaşıma kadar gördüğüm belki de en uzun insanın yani kuzenimin adaşı, Hüsnü.

          E zaten armaya aşk doğuştan geliyor. Fenerbahçe basketbol takımına ise bağlılık Aliço ve Hüsnü ile başlıyor.

          Gel gelelim bir Efes Pilsen var o dönemlerde ligi silip süpürüyor Avrupa’da göğsümüzü kabartıyor. Maçlarda deliler gibi destekliyoruz ama içimde bir ukteyi taşıyorum.
          Sanki Efes’i desteklerken Fenerbahçeme ihanet ediyormuşum gibi geliyor.

          Sonra zamanla devreye Kutluay, Erdenay, Topsakal, Dallas, Turner, Tabak, Mc Rea, Abdoulrauf’lar giriyor. Ülker ile birleşiyoruz. Mirsad’lar, Ömer’ler vs ama olmuyor olmuyor.

          Kutluay gidip elin Yunan takımını Avrupa şampiyonu yapıyor ve onu da kıskanıyorum.

          lasek Ta ki, o koca adam gelene kadar. Kazanmayı değil savaşmayı öğreten adam gelene kadar!

          Bugüne kadar bir spor takımında gördüğüm en hakiki yüreği ortaya koyan takımı yaratana kadar!

          Final four finalinin son çeyreğine 18 sayı geride girip son beş dakikası 7-8 yaşından beri bugünü bekleyen beni  önce heyecandan, sonra bu takımın cesaretini, ruhunu, inancını görmekten dolayı sevinçten hüngür hüngür ağlatana kadar.

          Dün gece ilk defa bir maçı kaybettikten sonra huzurlu uyudum.

          Tüm oyuncuların ve koçların hepsinin emeklerine hürmeten ellerinden öperim.

          Hiiiç galiptir bu yolda malup diyerek kaybeden psikolojisine girmeyeceğim.

          Kupa yoksa eksiğiz.

          Geçen sene 4, bu sene 2! Seneye ise Kupa olacak.

          Olacak evelallah!

            read more

            Kalk gidelim

            Kalk gidelim cido,

            Böyle izbe, yalnız, garip, unutulmuş, kayalık bir deniz kenarına gidelim.

            O kayalıklar korusun bizi dünyanın hengamesinden.
            Güneş de batıversin uzaktan, bizi hain karanlığın içine bırakan.

            Çıkaralım siyah poşetin içinden ılınmış arak şişesini.
            Bi ben içem bi sen içesin.

            Konuşmaya pek hacet yok senleyken, biliyorsun.
            O bed sesimle başlayayım ben söylemeye.

            Bir ay doğar ilk akşamdan geceden…

            Ben söylerken ağlayayım, sen dinlerken!

              read more

              Ben de çizdirdim!!!

              Gözlük veya lens kullanıyorsanız sizlerin de çok uzun zamandır zihninizin bir köşesinde lazer ameliyatı olma fikri pusuda yatıyordur.

              Çok sefer internette siz de araştırmışsınızdır, blog yazıları okuyup youtubeda videolar izlemişsinizdir.
              (Not: Eğer lazer ameliyatı hakkında hiç video izlemediyseniz sakın ha sakın izlemeyin!!)

              İnce eleyip sık dokumakta fayda var elbette. Hem hastane hem doktor hem ekipman çok önemli.

              Ama ben hiiiiç araştırmadım, aklıma gelen ilk hastaneyi aradım ve randevu aldım ertesi gün gittim hastaneye. Gözlerimin lazere uygun olup olmadığını incelediler. Uygundu. Doktorum da inceledikten sonra senin gözlerine LASEK uygun dedi.lasek

              Hastanenin (Dünya Göz – Altunizade) lazer planlama ekibi ile konuşurken operasyon fiyatının beklediğimin yarısı olduğunu duyunca; “Ne zaman ameliyat olmak istersiniz?” sorusuna “Hemen” dedim.

              O gün müsaitlik olmayınca ertesi güne ameliyatı planladık.

              Hem hekimin hem de diğer hastane çalışanlarının yorumlarına güvenerek aileden kimseye haber verme gereği duymadım.

              Siz siz olun sakın ha sakın refakatçisiz LASEK ameliyatına girmeyin. Ameliyat esnasında herşey çok basit ve ordu disiplini ile yapılıyor. Gözünüzde anestezi olması sebebiyle de hiiç rahatsızlık duymuyorsunuz.

              Zaten ne oluyorsa ameliyat sonrası oluyor :)

              1. Ameliyat günü (1. gün)

              Ameliyat saatinden yarim saat önce hastanedeydim. Prosedür gereği olan dökümanları doldurup ödemeyi yaptım.
              Operasyon esnasında sakin kalabilmem için XANAX verdiler, ki gerçekten çok işe yaradı.

              Sıram gelince (Zaten bir hasta girip bir hasta çıkıyordu ameliyathaneden) normal kıyafetlerim üzerine ameliyat önlüğü giydirilip kafama bone taktılar.
              Gözlerime damlatılan damlalardan sonra operasyon odasına girdim. İçerde sanırım 5-6 kişi vardı.

              Ameliyat masasına uzandım ve her iki göze yapılan işlemler toplamda 8-9 dakika sürdü. Sonrasına kalktım ve operasyon odası dışında doktor bey son kontrolleri yaptı. Herşey yolunda olunca yürüye yürüye çıktım hastaneden.

              Tam saat 13’te güneşli bir günde sokaktaydım. Neyse ki yanımda güneş gözlüğü vardı. Etrafı o esnada bile çok iyi görmeye başlamıştım.
              Bir taksi çevirdim ve eve doğru yollandım. Taksi de post operasyon komplikasyonları başladı. Işık çok rahatsız ediyordu ve gözlerimin içine bir avuç kum atılmış gibi batma başlamıştı.

              Evde kimse ve yiyecek bişey olmadığı için gözüm daha fazla zorlamadan telefonla yemek siparişi verdim. (Pizza gözler kapalı yenebilen kolay bir yemekmiş :) )
              Eve vardığımda (30 dk sonra) ışık duyarlılığı artık çok rahatsız eder olmuştu. Baktım olacak gibi değil aileme haber verdim.

              Gözlerimi açmak na mümkün olduğu için tüm zamanımı kapalı gözlerle geçirdim. El yordamıyla uyku maskesini aradım ama bulamadım ne yazık ki. (Siz siz olun operasyon öncesi bir tane edinin)
              Gözler çok fazla sulanıyor ve her geçen dakika şişiyordu. En son bir kravat alıp kafama kör ebe oynarken sardığımız gibi sarıp üzerine güneş gözlüğü taktım ve bir nebze rahatladım.

              Akşam uyanıp tuvalet aynasında yüzümü görünce “Bu ne leaaaannnn!!!” diye hönkürdüm. Gözün şişmesinin önüne geçmek için soğuk pres yapmaya yeltendim ama sonrasında bilinçsiz bir iş yapmamak adına vaz geçtim. Lakin bu fikir mantıklı ve uygulanabilirmiş, zira doktor ertesi günkü kontrolde keşke yapsaydın demişti.

              2. Ameliyat ertesi doktor kontrolü (2.gün)

              Doktor bey hızlıca kontrolünü yaptı ve ızdırabımın normal olduğunu, alkol bazlı bir likit kullandıkları için bu yanma ve batmanın ameliyat sonrası 48. saatte normale döneceğini söyledi. Bu arada LASEK operasyonlarında operasyon sonrası gözünüze ilaçlı koruyucu bir lens takıyorlar. O lensler de yerli yerlerinde ve iyi duruyorlardı.

              Gün boyu çok zorlanarak eve dönüp hemen en karanlık yerde gözlerim kapalı uyumaya devam ettim. Soğuk pres acıların alınmasına da şişlerin gerilemesine de yardım etti doğrusu. Tavsiye edilir.

              3. 3. gün

              Komplikasyonlar yavaş yavaş geri gidiyor ama yine de ızdırap devam ediyordu. Dolayısıyla ameliyat sonrası sosyal hayata dönüş, hemen ofise gitme falan mümkün değildi.

              4. İkinci kontrol (4. gün)

              Bu kontrolde doktor bey lensleri çıkardı ve rahatladım. Zaten gözlerim lenslere tolere edemez olmuştu yıllar önce ve bu lensleri de sevmemişlerdi. Lensler çıkınca çok rahatladım. Görüşüm ise ne yazık ki pek iyi değildi.

              5. Devam eden günler (+5 gün)

              Işığa duyarlılık her geçen gün azalmaya devam etti. Ama 2 hafta geçmiş olmasına rağmen hala duyarlılık devam ediyor. Görüş ise her geçen gün daha düzeliyor. Operasyon sonrası 6-7. günde görüşünüz düzelmeye başlayınca yüzünüz de gülüyor. Ancak görüş henüz stabil değil, resmen göz ve beyin kalibrasyon yapıyor. Sanki anteni ayarlarken böyle görüntü bi netleşir bi karıncalanır ama sonunda en net hali bulursunuz ya ha işte öyle oluyor.

              Daha tam randıman alabilmiş olmasam da şu haliyle bile gözlüksüz hayatın keyfini çok severek çıkarıyorum. Ameliytatın ertesi günü içimde doğan; Allahım bu kadar acıya değer miydi sorusuna şu gün sonuna kadar değer diyorum.

              Elbette zaman içerisinde yeniden göz derecem değişebilir (bu risk var) ama o güne kadar gözsüzlüğün ben keyfini çıkarmaya devam edeceğim.

              İnce eleyin sık dokuyun, iyi bir hastane seçin ve düşünmeden ameliyat olun derim. Ancak elbette bu bir operasyon ve riskleri var. Cesur olmanın avantajlı olacağı bir durum.

               

                read more

                Beni Unutma!

                Sene 1990!

                Ilkokula yeni baslamisim. 6-7 yasindayim.

                934d59894d199a3b8a5b56f30e84cbf4Babamin cok cok cok sevdigi, gozu gibi baktigi, inanilmaz severek kullandigi (benimde omrumde ilk defa direksiyonuna oturdugum araba) yesil renkli bir Ford Concul arabasi var.

                73 Model ama kiz gibi. Uzun yolda 1-1,5 saat gittikten sonra perfromansinin arttigina inandigi, hizlandikca yola adeta yapistigini iddia ettigi ve caiz tabirle ask yasadigi bir araba.

                O sene icinde Gaziantep`e giderek son model bir arac teybi taktirdigi guzelim arabanin icinde bolgeyi kasip kavuran sicak hava etkisi altinda okullarin kapanmasi ile yaz tatili icin Urfa`dan Mersin`e gidiyoruz.

                Urfa – Nizip – Antep – Bahce – Gavur Dagi – Ceyhan – Adana – Mersin – Cennet Cehennem ve sonunda Ertur`a varacagiz.

                O seyahatin verdigi keyif ile tum aile buyuk bir hevesle yoldayiz.

                Defalarca gecirdigimiz ve gecirecegimiz bu seyahatlerden akillarda bugun gibi kalan en onemli ayrinti ise bir ses, bir enstruman, bir sarki, bir kaset ve bir ses sanatcisi.

                95894936_tn30_0Hala kaset gozumun onunde; siyah renkli bir kaset, uzerinde ud resmi var. Calan sarki; Beni unutma!

                O gun bugundur UD calamiyor olmak icimde bir ukte.

                Coskun Sabahi canli dinlememis olmak ise bugun itibari ile benim ayibim.

                Beni unutma!
                Sensiz birakma!
                Gel and icelim yillara!
                Yillara!

                  read more

                  2015 – Yine Yeni Yeniden.

                  2015’i Dubai’de balayımızı yaparken karşılamıştık. Her yeni yıl gibi birçok yenilik ve bilinmezlikler barındırdığını biliyordum açıkçası. Ancak 2015’in, 31 yıllık yaşantımda hayatımı bu kadar derinden etkileyen önemli yıllardan biri olacağını ise yaşamadan tahmin edemezdim doğrusu.

                  Yeniden ülke değiştirmek, yeniden iş değiştirmek, yeniden ev kurmak, yeniden düzene alışmak, yeniden araba almak, yine yeni yeniden bir yıl 2015.

                  2014 yılı için bir karne yazmamıştım ve açıkçası bu kendi karneme eksi olarak yazıldı. Bu sebeple 2015’i  es geçmek istemedim.

                  2015’i nasıl bilirdin diye sorarsanız eğer kesinlikle şu iki kelime gelir: Yeni ve Bilinmezlik.

                  2015’in ilk gününü sevgili karım ve canım kuzenimle Dubai sahillerinde yüzerek geçirmiş ve devam eden süreçte havaalanında 12 saat rötar yedikten sonra karlar altındaki Minsk’e dönebilmiştik.
                  Dubai’de başlayan ve Minsk’e dönünce tamamlanan süreç sonucunda tam 8 sene çalıştığım eski şirketim Turkcell’e yolları ayırmış ve yeni hayatımızı düzene sokmak üzere Türkiye’ye temelli dönmeye karar vermiştik.

                  Ocak ayı genellikle Şubat ayında yapacağımız büyük seyahate hazırlanmakla geçti. Dile kolay tek kişi gelip 3 kişi dönüyordum Belarustan. Özellikle Pera’nın evraklarının ve diğer detaylarının hazırlanması baya meşakatli oldu.

                  Şubat ayında Minske veda turlarını atarken bir yandan da Türkiye ile flört halinde eski aşkı tazeliyordum. Hem ev hem de iş konularını halletmek için İstanbul’a gelip gerekli işleri hallettim.

                  Velhasıl, gün oldu devran döndü ve biz Birlik ailesi olarak 21 Şubatta Minskten İstanbul’a göç ettik. En çok yıprananımız ise Pera oldu bu seyahatte.

                  Elbette ilk başta sevdiklerimizin yanında sığınmacı olarak yerleştik ama sonrasında hummalı bir ev-iş-araba sorunlarını çözmekle uğraştık. Hepsini de en hızlı şekilde Mart ayı sonu ile halledip önce Kırmızı arabamızı alıp sonrasında da 8 Nisan’da yeni bir kariyer adımı olarak TeliaSonera’da çalışmaya başladım.

                  Mart ayının bir önemi ise Natinin ilk Fenerbahçe maçında bir GS galibiyeti almış olmasıydı. :)

                  Nisan ayı ise yeni ofise, yeni iş arkadaşlarına, yeni işe alışmakla geçti. Yeni işin vaad ettiği en önemli noktalardan biri de yeni yeni ülkeler görecek olmamdı ki bu durum beni çok mutlu ediyordu.

                  Akranlarımızın evlilik çağına girmesiyle birlikte evlilik açısından en bereketli yıl 2015 oldu. Açılışı canım arkadaşım Barış’ın düğünü ile Mayıs ayı başında Ankara’da yaptık.

                  Mayıs ayı içerisinde bu seneki ilk iş seyahatlerimi de Gürcistan ve Moldova’ya gerçekleştirdim.

                  Haziran açılışını ise Kazakistanın başketi olan Almatiye giderek yaparken Haziranın ortalarında canım yegenim artık büyük adımlar atmak üzere ortaokuldan mezun oluyordu.

                  Hemen ardından çoook önceden planladığımız tatilimiz için Belarustan sevdiğimiz kimseler bize İstanbulda katıldılar ve İstanbulda birkaç gün geçirdikten sonra Antalyaya gidip idare eder bir tatil geçirdik. Tatili geçirirken ise talihsiz bir şekilde anne baba olma hayallerimizi biraz daha ötelemek zorunda kaldığımızı öğrendik.

                  Temmuz’da ise abim ve yegenimle birlikte hayatlarımızda ilk defa kamp yapmaya gittik. Kabul edelim İnönü yaylasındaki ilk tecrübemiz çok iyi sayılmazdı ama bu daha başlangıçtı.

                  Yapılan trasnferler sonrası çok gaza gelip yıllar sonra gidip kombinemi aldım ve yeniden mabedin yolunu tutmaya hazırdım. Temmuz mabede döndüğüm aydır.

                  Temmuz ayı hayatımda yaptığım en organize ve büyük sürprizi yapmak üzere bayram tatilini kullanarak Belarus’a yaptığım ziyarete de ev sahipliği yapmıştı.

                  Ağustos ayı ise hem bizde hem de Dünyada çok sıcak geçiyordu ve biz de daha sıcağı görmek üzere Özbekistana gittik Fırat ve Erdinçle. Çok çok güzel bir şehirmiş Taşkent.

                  Ağustos ayı sonunda ise eşimin ısrarla istediği Tarkan konserini dinlemek üzere Harbiye açık havadaydık.

                  Eylül ayı ise tam bir curcuna ayıydı. Düğün düğün düğün düğün! Ferit, Berk (2X) ve Koçak’ın düğünleri için Urfa, İstanbul, Ordu, Adana, Osmaniye gezerek 4 haftada 4 düğüne katıldık!  Sadece düğünler için bile ekstradan bir yazı yazılır :)

                  Eylül ve Ekim ayları şirketimizde olan bitenin artık ayyuka çıkması ve kariyer planları açısından yeni arayışlara girmemize sebebiyet veren gelişmelere sahne oldu.

                  Kasım ayı ise ülkemiz ve bölgemiz açısından çok karışık zamanları gördüğümüz bir ay oldu. Yıl sonu yaklaşırken artık İstanbul yaşamına alışmış ve geleceği daha sık düşünüyorduk. Kasım ayının güzel kısmı ise yine Belaruslu dostlarımızın ziyaretimize gelmeleriydi.

                  Ama en önemli Kasım ayı olayı ise yine ani bir kararla gitmeye karar verdiğimiz Macaristanın başkentine Budapeşteye gitmemizdi. Çok güzel bir şehire çok kısa bir seyahat düzenledik. Sanırım tekrar gideriz en kısa zamanda.

                  Yılın soy ayında ise en önemli anı yıllardır istediğim bir şehri görmek oldu. Göl Hezerin kenarına Baküye gittim ve orada eski dostları görürken faydalı bir iş seyahati geçirdim. Çok iyi de oldu doğrusu.

                  Yılın son haftasını hastalıklarla uğraşarak geçirdik. Yıkmasa da salladı açıkçası son hafta ama ne derler; öldürmeyen acı kuvvetlendirir.

                  Sonuç itibariyle içinde normal bir insanın yıllar içerisinde yaşayacağı birçok tecrübeyi bulunduran dolu dolu ama gerçekten zor bir yıl oldu 2015.

                  Seni hiç unutmayacağım 2015 :)

                  Notun: 7/10

                    read more

                    Dogal (gaz)

                    Dogalgaz!!!

                    Mevzu sadece havalar soguyunca iki kazak giyip yatarken ustumuze bir fazla bataniye almak degil ne yazik ki.

                    Elektrik olmayinca, fabrikalarin calismamasi, iscilerin ev kiralarini odeyememesi, calisanlarin kredi-banka borclarini odeyememesi, bankalarin zor durumda kalmasi, vergilerin odenememesi vs. vs..

                    • Elektrigimizin %29,4`u dogalgazdan uretiliyor.
                      (Kaynak TEIAS – 2015)
                    • Turkiyede tukettigimiz dogal gazin %48`ini elektrik uretmek icin harciyoruz.
                      (Kaynak: enerji.gov.tr 2013)
                    •  Turkiye dogal gaz ihtiyacini %98 oraninda ithalat yaparak karsiliyor.
                      (Kaynak: EPDK – 2014)
                    • Turkiye dogal haz ithalatinin %54,76`sini Rusya Federasyonundan yapiyor.
                      (Kaynak: EPDK – 2014)

                    Mevzu sadece ordu gucu degil! Dogal kaynaklar, ekonomik iliskiler kursun sikmadan bir diger ulkeyi kole yapmaya yetecek seviyede.

                      read more
                      1 2 3 4 5 31