Category : Hayal Ürünü

Korkak!

Doğduğum topraklardan on binlerce kilometre uzaktayım. Önce peder gitti sonra son günlerinde yanında olamadığım anam.

Ah o kaza olmasaydı ellerimle çıkartmasaydım yavrumun cansız bedenini toprak altından şimdi daha farklı bir yaşamımız olacaktı. Bir gözü kapalı, teni hala sıcaktı kucağıma alıp bağrıma bastığımda.

Bu olay sonrası kaybettim kendimi, hayat arkadaşımı bir başına bırakıp dağ tepe dolandım aylarca. Kar yağdı ağaç kovuğuna sığındım, susuz kaldım nehirlere attım kendimi boğulma ümidiyle.

Yürüdüm yürüdüm yürüdüm…

Dilendim, çaldım, dövüştüm, yaralandım, öldürdüm…

Sona yaklaşıyorum artık, bir nefes huzur için neler vermezdim.

Ne kadar güzeldi hayat, mutluyduk. Demek önce cenneti sonra cehennemi gösterdi bu dünyada.

Yapacak bir şey kalmadı artık.

Evime döndüm o kadar pejmürdelikten ve yüreğimi taşa kestikten sonra dönmeyi göze alabildim. Yuvam kocaman ağaçların olduğu bir ormanın girişinde, ufak bir gölün kenarındaydı ben bir gece ansızın tüm yüklerimden kaçana kadar.

Vardım sonunda kaçışımın başladığı noktaya hala aynı yerdeydi yığma taş villa ama artık ev değil bir viraneydi.

Ağaca bağlı tasmayı aldım elime. Belli ki son defa köpeğimin boynunda olduğu zamanın üzerinden çok gün geçmiş paslanmış, yapraklar altında kalmıştı.

Viranenin camları kırık, kapıları kilitli, bahçesinde Rusça, Türkçe, İngilizce yazılmış “Dikkat Köpek Var” tabelasının boyası akmıştı.

Biliyordum eve girersem bir daha çıkamayacağım. Giremedim zaten, yoktu o cesaret bende. Olsaydı cesaretim bırakıp gider miydim sevdiceğimi?

Kim bilir nerede şimdi? Bensiz ne yaptı? Ne kadar bekledi beni? Ne kadar korktu ve ağladı?

Bu sorulara cevap veremiyorum.  Sorular ürkütüyor beni. O’nu bulmayı ve görmeyi o kadar çok istiyorum ki göz yaşlarım durdurulamaz şekilde düşüyor kurumuş toprağa. İntihar etmeyi düşünüyorum, ona da cesaret edemiyorum.

Daha önce yaptığım gibi, korkakça kaçıyorum.

Kaçıyorum tekrar, arkama dahi bakmadan kaçıyorum. Bir bilinmezliğe gidiyorum. Ölümü bekliyorum ama ölünce onların yüzüne nasıl bakacağım bilmiyorum.

Kaçıyorum!

read more

Istanbuldaki Rus Etkileri

– Ben şu laleleri çok seviyorum Alicim.

– Evet, Zühtü Amca ama çok para harcıyorlar bu çiçeklere.

– Harcayacaklar tabii ki evladım. Şu dert küpüne çevirdikleri İstanbulda yaşayan bizlere, yılda birkaç hafta güzel şeyler sunmuşlar çok mu?

– Sen de haklısın valla Zühtü Amca.
Gerçi, ülkemizin sembolu diye kullandığımız çiçeği her ne kadar bizden oralara götürülmüş olsa da, tüm dünya Hollanda’nın diye biliyor.

– Evet, evet. Aynen öyle evladım. Zamanında sahip çıkamamışız. Ama bu tarz değerler; kültürel konular, örfler, adetler sınırları tanımlazlar. Halklar arasında her daim değiş tokuş edilirler. Zaman içinde her iki tarafta sahiplenirken, kimi zaman da kaynak halkta kaybolurlarken yeni sahiplenen halkta nesillerce devam ederler.

– Lalelerden başka konularda da var mı Zühtü Amca bildiğin?

– Benim bilip bilmemem bahis mevzu değil ki, binlerce yıldır hem bugünkü Türkiye’de hem de ceddimizin zamanında fethettiği topraklarda nice halklarla iç içe, komşu komşuya yaşadık evlat. Elbette nice örf, adet, kelime, vs onlardan bize, bizlerden onlara geçmiştir.

Mesela, benim gençliğimde gitmeyi çok istediğim ama cepken delikliğinden, cebimizde para olmadığı dönemlerde Beyoğlu’nda Rejans diye bir Rus Restoranı vardı. O restoranın her işine koşturan Valentina diye yaşlıca bir hanım vardı.

Her ne kadar aksanlı olsa da, İstanbul’da geçirdiği onca seneden sonra güzel Türkçe konuşurdu. İki dünya savaşı geçirmiş bu hanım, bize İstanbul’a Ruslarla birlikte taşınan birçok farklı şeyden bahsederdi.

– Ruslarla birlikte niye taşınmışlar ki? Daha doğrusu Ruslar İstanbul’a neden taşınmışlar?

– Evladım, 20. yüzyılın başında Rusyada bir devrim oldu. Adı Bolşevik Devrimi’dir. Bu devrimde yıllardır zor şartlarda yaşayan işçi sınıfı kendi ordusunu kurarak, ‘ki adı Kırmızı Ordudur’, Çarın ordusu olan Beyaz Ordu’ya baş kaldırmıştır.

Önceleri hiç ihtimal verilmese de, Kırmızı Ordu Beyaz Orduyu alt eder ve hem Beyaz Ordu hem de Çar taraftarı olan birçok asilzade ve ordu mensubu Rusya’yı gemilerle terk ederek İstanbul’a sığınırlar. Hatta Mütteffik kuvvetlerce Gelibolu’ya yerleştirilen yaklaşık iki yüzbin kişilik Beyaz Ordu, Anadolu’ya geçirilerek Mustafa Kemal’e karşı savaştırılmak istenir ama değişik etkenlerden dolayı bu kurguyu organize edemez müttefikler.

Velhasıl Valentina da Bolşevik Devrimi’nden kaçarak İstanbul’a gelen bir Albay kızıymış.

– Çok gelen olmuş mu İstanbula o dönemde?

– Bildiğim kadarı ile yüzbinler mertebesindeymiş. Gelen gemiler Moda veya Tuzla açıklarında karantinada bekletilirmiş. Açlık ve hastalıktan kıvranan yolculara gece yanaşan kayıklarla fahiş fiyata ekmek ve erzak satılırmış.

Şöyle düşününce Valentina’nın anlattıklarını; mesela Florya Plajı’nın adı Beyaz Ruslar tarafından konmuş ya da dünyaca ünlü Vodka markası Smirnoff yıllarca İstanbul’da üretim yapmış. Dur bakalım başka ne vardı… Hah, ilk Tango Pera Palas’ta yine Beyaz Ruslar tarafından oynanmış. İstanbul gece hayatı o dönemlerde hiç olmadığı kadar şenlenmiş çünkü Rusyada’n gelen kimi fırsatçı Ruslar kendi restoranları ve eğlence mekanlarını açmışlar.

– Daha başka neler anlattı Valentina, Zühtü Amca?

– Dur Kakocum. Bu konular uzun sürer ben sana daha sonra bahsettiğim bütün konuların detaylarını anlatırım, olur mu?

– Peki Zühtü Amca sen nasıl istersen.

– Hadi gel şöyle yürümeye devam edelim.

– …

read more

Deniz Hamamları

-Her sabah en az 1 saat yürüyorum ben Aliciğim

-Ne mutlu sana Zühtü Amca. Aslında herkes düzenli olarak spor yapmalı.

-Yaşam biçimi haline gelmeli bir bakıma. Ben gençliğimde kürekçiydim.

-Omuzlarının genişliği kürekten geliyor demek ki Zühtü Amca

-Hem kürek takımında hem de yüzme takımındaydım. Kürek takımı ile idmanları Haliç?te yapardık.

-Peki, yüzme antrenmanları?

-Kimi zaman havuzda kimi zaman da Boğaz?da.  Galatasaray Adası etrafında çok yüzmüşlüğüm var Kako.

-Ben de yıllarca basketbol oynadım Zühtü Amca. Çok güzel günlerdi.

-Kendimi kontrol etmeyi, enerjimi doğru sarf etmeyi, takımın bir parçası olmayı, liderlik yapmayı öğretti bana bu spor.

-Zaten sporun en büyük kazanımı sağlıklı bir vücudun yanında zihinsel gelişimi de sağlıyor olması. Kişiliğini disipline ediyor diyebiliriz.

-Haklısın Zühtü Amca. Bu arada İstanbul?un o canım denizinin artık yüzme amaçlı kullanılamıyor olması ne kadar can sıkıcı değil mi?

-Sorma evlat, yıllarca bu Boğaz?da ve  hemen yanındaki Haliç?te spor yapmış, doya doya denizin tadını çıkarmış biri olarak şu andaki haline bakınca içim yanıyor.

-Aslında ne kadar çok denize girebileceğimiz yer olduğunun farkında mısın?

-İstanbul ve çevresinde  deniz suyunun temiz olduğunu var sayarsak, o kadar çok yer var ki. Boğaz köylerinden tut da Adalar? a kadar sayısız mekan ve hepsi ayrı güzellikteler.

-Haklısın Zühtü Amca. Keşke buralarda da denize girilebilse. Böylece insanlar yılın genişçe bir zamanında İstanbul? da yaz tatili yaparmışçasına denizden faydalanabilirler.

Zühtü Amca derin bir ah çekti. Sonra da uzunca bir süre durakladı. Ardından konuşmamıza kaldığımız yerden devam etti.

– Aliciğim, ben uzunca yıllar Teşvikiye?de yaşadım. Hem kaliteli bir muhitimiz hem de candan öte komşularımız vardı. Güzel havalarda Taksim? deki terzihaneme yürüyerek gidip geldiğim zamanlarım dahi oluyordu. Ancak ne zaman Mayıs ayı gelir ve havalar da artık ısınmaya başlarsa Suadiye Plaj yolu sokaktaki yazlık eve geçerdik. O yıllarda şu andaki sahil yolu da yoktu.  Kıçtan motorlu, ta tak ta tak tak diye ses çıkara çıkara giden ufak bir kayığım bile vardı. Sabahları erken kalkar denizime girer ondan sonra da iş gününe başlardım. En büyük keyfim de, hafta sonları  o zamanki mecmualarda çıkan bulmacaları, deniz kenarında şemsiyenin altında gün boyu çözmekti.

– Bunları İstanbul? da yapabiliyor olman bana çok şaşırtıcı geliyor Zühtü amca.
Gerçi Caddebostan plajı geçtiğimiz yıllarda yeniden açıldı. Gittin mi hiç?

– Gittim Kako gittim. Gittim ama sadece uzaktan bakmak için. Zira ne mümkün bizim zamanımızdaki güzelliği şimdilerde bulabilmek.

– Pekala Kako Ali, sana bir soru. Sen hiç hamama gittin mi?

– Çok küçükken bir kere gitmiştim.

– Peki sen hiç denize girdin mi?

– Elbette Zühtü Amca.

– Peki sen hiç denizde hamama girdin mi?

Bir an duraksadım, ne demek istediğini anlamaya çalıştım ama ne yazık ki idrak edemedim.

– Denizde hamam mı?

Şaşkınlığım ve soruyu soruş şeklimden olsa gerek Zühtü Amca çok keyiflenip kocaman bir kahkaha patlatmıştı.

– Elbette evlat, denizde hamam. 19. yüzyılda o zamanın belediyeleri olan Şehremaneti tarafından yapım yerleri belirlenen kamusal yüzme alanlarını o devirdeki adı Deniz Hamamıydı. Kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı inşa edilen bu ahşap yapılar, havaların ısınması ile suya dayanıklı tahtalar kullanılarak deniz kıyısına bir iskele ile bağlantılı şekilde İstanbul?un hemen her kıyısında konuşlandırılmışlar. 1900?lü yılların ortasına kadar İstanbul halkı deniz sefalarını bu kocaman ahşap havuzlar içinde sürmüşler.

Etrafı kocaman tahtalarla çevrili olan havuzlar düşün. Asıl amaç mahrem ile namahremi birbirinden ayırmak. Mesela kadın ve erkek deniz hamamları birbirlerinden ses duyulmayacak kadar uzak olması esasıyla inşa edilmişler. Kimi erkek hamamlarının denize bakan kısımları açık olacak şekilde yapılırken kadın hamamlarının dört tarafı kapalı yapılırmış. Hatta kadın ve erkek hamamları arasında polislerin devriye gezdikleri zamanlar dahi olurmuş. Amaç, çapkın erkeklerin kadın hamamlarına kaçak yaklaşmalarını engellemek tabi.

– Zühtü amca ne diyorsun sen ya? Çok enteresan bir bilgi bu.

Anlamak için soruyorum. Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı, ahşap duvarlarla çevrilmiş bir nevi deniz havuzları içinde mi yüzüyorlarmış yani?

-Evet Kako, adları da deniz hamamı.

-Çok şaşırdım cidden.

-İşte İstanbul ahalisi deniz keyfini bir asırdan fazlaca bu şekilde çıkarmışlar. Ta ki Bolşevik isyanından kaçıp İstanbul?da Florya sahiline yerleştirilen Beyaz Ruslar?ın denize sahilden girmelerine şahit olana kadar.

-Bugün bizlerin denize girdikleri gibi yani?

-Evet Ali, ilk başta ahali çok yadırgamış olsa da bugünlerde ?beach? o zamanlarda Plaj denen moda bu sayede İstanbul? da yerini almış.

-Bu Beyaz Ruslar, tango dansını da İstanbul? a getirmemişler miydi Zühtü amca? Sanırım Pera Palas hakkında konuşurken anlatmıştın.

-Aferin Kako, söylediklerimi aklında tutuyorsun!

-Ne demek Zühtü Amca söylediklerin her daim aklımda. Eksik olmayasın sayende bu yaz günü İstanbul ve denizi hakkında hiç bilmediğim yeni birşeyler daha öğrendim.

-Sen sağol evlat.

-Haydi denize girelim demek istedim şimdi ama haydi eve gidelim artık, geç oldu.

İkimiz de güle güle ayrıldık Kanlıca sahilinden.

Gözümde canlanan deniz hamamlarını da yanıma alarak eve doğru  yollandım.

read more

Rahat Lokum mu?

Kako Ali ve Zühtü Amca yeni yılın ilk Pazarında Kadıköy sahilinde bir çay bahçesinde oturup sohbet ederler.

Hava pek sıcak olmasa da güneş öğle vaktini gayet güzel şekilde aydınlatmaktdır. Yanlarından simit satan iki küçük çocuk geçerken, aynı anda yakın camilerden birinden ezan sesi duyulmaya başlar.

Biraz ötede iki taksici laf dalaşına girip hararetli şekilde tartışmaya tutuşunca, hem yoldan geçenler hem de çay bahçesinde oturanlar o yöne doğru bakarlar. Neyse ki; şans eseri yanlarından geçen ekip otosundan gelen anonsla dalaşmayı bir kenara bırakıp, tıkanmasına sebep verdikleri yolu açar ve kendi yollarına giderler.

O esnada garson sipariş verdikleri ikinci çayları ve yanında her ne kadar Zühtü Amcanın doktoru yasaklamış olsa da, bol kaşarlı ve sucuklu tosları getirip masaya koyar.

– Ali, benim inanışıma göre keyifle yediğin hiçbir şey senin sağlığına zarar vermez.

– O ne demek şimdi Zühtü Amca?

– Demem o ki; mesela ben yüksek tansiyon hastasıyım, eğer bu tostu “Yersem tansiyonum yükselir, acaba bir şey olur mu?” diye sorgulayarak yersem, kesin eve gittiğimde kötü hissetmeye başlarım. Amaaa, “Ohhh ne kadar da lezzetli” diyerek mutlu mesut şekilde mideye indirip, boğazlar meselemi çözersem emin ol kuşlar kadar hafif bir şekilde eve giderim.

– Valla sen öyle diyorsan öyledir Zühtü Amca.

lokum_dish1431Zühtü Amca, sen yemek diyince aklıma geldi. Benim Erasmus’ta tanıştığım Belaruslu bir arkadaşım var, adı Anton.
Dün internette yazıştık kendisiyle. Benden “Rahat Lokum” diye bir şey istedi. Markası mı Rahat diye sorunca, hayır kendi Rahat Lokum dedi. Evde anneme babama da sordum onlar da bilemediler rahat lokumun ne olduğunu.

– Hahahahaha

– Noldu Zühtü Amca? Ne o bu kadar komik olan?

– Yahu elbette Rahat markası falan değil. Vakti zamanında bir komşumuz vardı. Boşnaktı kendisi. Oğlunu birinci Dünya Savaşında kaybeden kimsesiz bir kadındı. Tüm mahalle kendisine Pamuk teyze derdik. Pamuk teyzemiz de her hafta kapıya çıkar, biz sokakta oynarken: ‘Kuzucuklarım gelin Rahat Lokum vereyim size’ diye bizi çağırırdı.

Biz de lokum yemenin verdiği keyif ile o zamanlar rahat lokumun ne olduğunu pek umursamaz ağız dolusu lokumları götürürdük.

Çok sonraları bir sohbet esnasında öğrendim ki, bizlerin lokum dediğimiz dünyaca ünlü Türk tatlısına Boşnak dilinde Rahat Lokum derlermiş.

– Acaba Rusçada da mı öyle diyorlar?

– Balkan halkları ve Slavlar birbirleri ile kültürel ve sosyal olarak çok etkileşime girmişlerdir tarih boyunca, Alicim. Elinin altında Ayfon mudur nedir o zımbırtı var işte, aç bak bakayım Rusçada lokum nasıl yazılırmış.

– Hemen bakayım Zühtü Amca. … Wikipediada yazdığına göre Rusçada da Rahat Lokum olarak geçiyor Zühtü Amca.

– Bak tahminim doğru çıktı. Gelgelelim asıl soruya. Bizim Lokum dediğimiz meşhur tatlımıza kimi milletler neden Rahat Lokum diyorlar biliyor musun?

– …

– Boş boş baktığına göre bilmiyorsun Kakocum. Dur anlatayım da öğren. Vakti zamanında 1. Abdulhamid sert şekerlerden, hani akide şekeri dediğimiz şekerler, çok sıkılır ve daha yumuşak tatlılar bulunması için bir yarışma düzenletir. Bu yarışmayı “Rahat-ul hulküm” Arapça adıyla  Ali Muhittin bey kazanır ki, biz kendisini Ali Muhittin Hacı Bekir olarak tanırız.

– Eminönündeki meşhur lokumcu mu yani?

– E şöhreti nereden geliyor sanıyorsun? O yarışmadan sonra sarayın tatlıcıbaşı’lığına getirilmiştir de ondan. Ayrıca Rahat-ul Hulküm, Arapçada boğaz rahatlatan anlamına gelir. Lokumun yumuşak olması ve yemesinin kolay olmasından ötürü Ali Muhittin bey eserini bu şekilde isimlendirmiştir.

– Çok enteresan Zühtü Amca.

– Demek ki İngilizlerin Turkiş dilayt dedikleri bu meşhur şekerlememizi kimi dillerde hala ilk adına sadık kalacak şekilde adlandırmaya devam ediyorlar Kako. Bu sebeple gönül rahatlığıyla arkadaşın… Adı ne demiştin?

– Anton.

– Heh, Anton’a gönül rahatlığıyla Hacı Bekir’den alacağın lokumları rahat rahat gönderebilirsin.

– Derdime derman oldun yine Zühtü Amca. Zühtü Amca, hiç Marmaray’a bindin mi?

– Yooo Ali binmedim, neden?

– Hadi gel şurdan hemen Sirkeci’ye geçelim de Hacı Bekir’den lokumları alayım.

– Geçmesine geçelim de, vakti zamanının Osmanlı Sultanı’nın dediği gibi beni ölmeden yerin altına sokma evlat! Gel vapurla geçelim.

– Hangi Sultan, neden öyle söylemiş?

– Eee onu da sen araştır da, gelecek hafta sen bana anlat hikayeyi be Ali. Hadi gidip şurdan jeton alalım da vapur sefasıyla geçelim karşıya.

– Haydi! Garson, hesabı getirir misin?

read more

Ada

“??? ?? ??????? ???????? ????? ??????, ??????? ???????????? ?????????.”*

* “Adadaki ev Amerikali bir milyoner olan Elmer Robson tarafindan insa edilmisti”

Ama gelin görün ki, Bay Robson o evde bir elin parmaklarından daha fazla gün geçirmemişti. Milyonlarca dolar harcanan bu evde -ev yerine malikane demek çok daha doğru olacak aslında- yirmiden fazla hizmetli, her ay adaya gelen siyah takım elbiseli yaşlı adamdan maaşlarını alır ve çalışırdı.

Gerçi doğru düzgün yaptıkları bir iş de yoktu. Zira evin sahipleri ya da onların misafirlerinin adaya teşrif ettiklerini hiçkimse görmemişti.

Her şey rutin ve yolunda giderken, her ay gelip bir gece adada kalan yaşlı siyah elbiseli adam adaya uğramaz oldu. Bir ay, iki ay, üç ay derken tam altı ay boyunca kimseler gelmedi. İkinci ayın sonunda çalışanların yarısından fazlası işi bırakmış, ya başka iş arar, ya da aylak aylak gezer olmuştu.

Altıncı ayın sonunda ise, sadece eve ilk olarak hizmetli olarak gelen ve yıllardır çocukları ile evin her türlü işine koşan ve hala aynı titizlikle işini yapan Elmayra çalışmaktaydı. Altı aydır maaş almadan evini beklemiş ve evi tek başına çekip çevirmek için bütün birikimi olan altı üstü bin beş yüz doları harcamıştı.

Derken bir gün siyah elbiseli yaşlı adam çıkageldi. Sadece biriken maaşı değil, belli süredir çalışmayan tüm işçilerin maaşını ve evin tapusu ile birlikte evin tüm giderlerini, otuz yıl boyunca karşılayacak banka hesabı bilgilerini de Elmayra ve iki oğluna bırakan evrakları getirdi.

Giderken de kendini tanıttı. Siyahlı adam aslında Elmer Robsondu!

read more

Yeniden baslasam?

Eskiden ne kadar cok yazardim diye hayiflaniyorum kac zamandir!

Peki ne var yazmama engel olan?

Ne tutuyor beni ki, eskisi kadar yazmiyorum?

Ha yazmayi birak, eskisi kadar fotograf da cekmiyorum.

Madem kangren olan iki keyfim var. Belki biri, bir digerine yardim eder diye dusundum.

Cektigim fotograflar uzerinden iste tam su gun size bir hikaye uydurayim istiyorum.

Haydi baslayalim bakalim.

Untitled

Enteresan bir gundu bu fotoyu cektigim gun. Enteresan dediysem; benden baskalari ne hissetti bilmem, ama benim icin farkli bir gundu.

Zira cok sevdigim Istanbul?u terketmeme cok az zaman kala, eski sevgilim benimle gorusmek istemisti. Beni cok ozlemis olacak ki; kalkip tavla oynadik butun bir aksam.

Bogaz kenarindan eve donerken henuz cok yeni aldigim fotograf makinem aklima geldi ve onceleri arkadaslarimla sarap ictigimiz, Bogaz kenarinda hemen Kulelinin dibindeki parkta buldum kendimi.

Biz sarap icerken havalar guzeldi elbet. Ama fotografin cekildigi gun ise cok soguk bir geceydi.

Yanimda tripod olmadigi icin makineyi beton zeminde pozisyonlandirip, neticemi de tam yanina konuslandirdim.

Birkac denemeden sonra dise dokunur resimler yakalasam da, hala tatmin olamamistim.

Tatmini ararken soguk betondan neticeme gecen sogugun etkisinden olsa gerek, resimdeki marti seslerine bagirsak senfonim eslik etmekteydi.

Derken marti bagirislari ve bagirsak senfonisi kakafonisine, bir de benim cigligim karisti. Zira gecenin o yarisi bogazin dibindeki issiz bir parkta tam konsantre olmusken, sirtiniza bir el dokunursa siz de benzer tepki verirdiniz diye tahmin ediyorum. Gerci ciglik demek ne kadar dogru olur onu da bilmiyorum. Karadenizden gelen akintiya karsi bir ana, avrat ve sinkaf soslu bir haykiris da diyebiliriz.

Beni haykirtan tepkiyi olusturmaya sebebiyet veren elin sahibini gormek icin kafami cevirdigimde; az once tavlada caiz tabirle pullari elime veren ve koltuk altima tavlayi sokan hatun kisiyi gormem, ikinci bir sinkaf kombosuna yol acti.

Ondan sonra ne mi oldu?

Son resim cekildi, haykirislarin daha munasip bir ortamda devam etmesi icin munasip bir mekana gecilerek, eski sevgiliden yeni hayata gecerken tavlanin ocu alindi.

Daha fazla detay isteyenler resimdeki dalgalarin kivrimlarina sasi olarak 25 sn bakmayi denesin!

read more

Talih Yariniz Olsun

– Ali o kadar çok merak ediyorum ki Zühtü Amcayı. Dediğin gibi biriyse gerçekten öyle bir arkadaşın olduğu için çok şanslısın.

 – Şüphen olmasın Sedefcim az bile anlatmışımdır hakkında. Gerçekten…

 – Kimin hakkında az anlatmışsın bakayım Kako?

 – Aaa Zühtü Amca!! Biz de tam sizden bahsediyorduk. Bak Sedef, işte iyi insan lafının üstüne gelir.

 – İlahi Ali böyle güzel bir küçükhanıma anlata anlata benim gibi ihtiyarı mı anlatıyorsun?

 – Ali, bizi tanıştırmayacak mısın?

 – Haklısın Sedef unuttum. Zühtü Amca bu üniversiteden arkadaşım Sedef ve Sedef bu da meşhur Zühtü Amcam.

 – Çok memnun oldum küçükhanım.

 – Ben de çok memnun oldum Zühtü Amca. Ali sizden çok bahsettiği için ben de bugün sizinle gelmeye karar verdim. Sahi nereye gideceğiz bugün? Çok heyecanlıyım.

– Kako bak Sedef senden daha heyecanlı bizim küçük tarih gezilerimiz için.

Sedef Ali?ye konuşma şansı vermeden:

– Öyle demeyin Zühtü Amca. Ali sizle olan her geziyi iple çekiyor.

 Ali de onayladı Sedefin sözlerini.

– Açıkçası madem bugün bir güzel kızla ve yakışıklı bir delikanlıya gezeceğiz, o halde gelin size ilginç bir aşk hikayesini anlatmak üzere Üsküdar’a gidelim.

– Pek uzağa gitmeyeceğiz yani Zühtü Amca. Hemen bir taksi çevireyim.

– Dur Alicim dur. Hemen şuradan dolmuşlar geçiyor, ekonomi yapmakta fayda var. Paranı çarçur etme öyle.

– Peki Zühtü Amca, ben her ikinizin de rahatı için öyle düşünmüştüm.

– Saol Kakocum, Acıbadem’den Üsküdar’a dolmuşla çok rahat ineriz için rahat olsun.

– Şoför bey kardesim müsait yerde inebilir miyiz lütfen? 

dedi Zühtü Amca ve üçü birden Üsküdar meydanında dolmuştan indiler.

– Eveeet çocuklar, ne demiştim size ilginç bir aşk hikayesi anlatacaktım. Hadi gelin bu hikayenin kahramanlarından olan biri için yaptırılan şu görkemli camiye girelim.

– Mihrimah Sultan Camii’ne mi?

diye sordu Sedef.

– Evet Sedefcim. Bir diğer adı da bu camiinin Üsküdar İskele Camiidir.

Sedef, Kako Ali ve Zühtü Amca hep birlikte camiinin avlusuna gelip Camii’yi daha yakından incelerlerken Zühtü Amca bir soru sordu.

– Söyleyin bakalım çocuklar kimdir Mihrimah Sultan?

Sedef hemen cevapladı:

– Kanuni ile Hürem Sultan’ın kızları. Son zamanlarda televizyondaki diziden öğrendim ben de Zühtü Amca.

– Kimi zaman işe yarıyor o aptal kutusu demek ki.

– Şimdi çocuklar rivayete göre Mihrimah Sultan 17 yaşındayken o zamanlar Diyarbakır Beylerbeyi olan Rüstem Paşa?yla evlendirilir.

Ancak bu evliliğe karşı olan çevreler vardır. Rüstem Paşa?nın eğer Padişah damadı olursa sarayda çok iyi yerlere geleceğini bilen rakipleri bu evliliği engellemek için türlü oyunlar oynarlar. 

Zaten Rüstem Paşa da bu evlilikten sonra Sadrazamlık makamına terfi edip, 17 yıl bu görevi üstlenerek rakiplerinin haklı olduklarını ispatlar.

Çok enteresandır, evliliği engellemek için en son noktada Rüstem Paşa?nın Diyarbakır’da cüzzam hastalığına kapıldığını dahi iddia ederler.

Kanuni bu iddiayı duyunca hemen saray hekimlerini Rüstem Paşayı kontrol etmeye göndertir.

Rüstem Paşayı tepeden tırnağa muayene eden doktorlar ise cüzzam ararken Rüstem Paşa üzerinde bit bulurlar.

– Bit mi?

– Evet Sedef kızım bit. Normal şartlarda padişah bitli birine kızını vermemeli değil mi?

– Elbette Zühtü Amca.

– Gel gör ki vaziyet öyle değil işte. Devam edeyim; hekimler biti bulunca şu kanaate varırlar.

Cüzzamlı bünyede bit barınmaz.

Dolayısıyla Rüstem ve Mihrimah arasında hiç engel kalmaz ve evlenirler.

Hal böyleyken işe şu beyitler yazılır mevzu hakkında:

?Olacak kişinin bahtı kavi, talihi yar

Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar?

– Tam anlamı ne Zühtü Amca?

– Bir kişinin bahtı sağlam ise ve talihi yanındaysa bir haşerat bile işine yarar demek Alicim.

– Hakikaten çok enteresanmış Zühtü Amca.

– Öyle Sedefcim. Kısmetin nereden geleceği bilinmez işte.

Ayrıca bilinen bir başka konu da Mimar Sinan’ın da Mihrimah Sultana olan büyük aşkıdır ki, onu da gelecek sefer anlatırım. Olur mu çocuklar?

– Elbette olur Zühtü Amca. Bir dahaki sefer ben gene gelsem olur değil mi?

– Olmaz mı güzel kızım? Hatta pek ala olur.

read more

Cingene Vapuru

–         Alo, Kakocum, 40 dakika sonra Harem İskelesinde buluşalım. Geç kalma, tamam mı?

–         Tamam Zühtü Amca!

–         Haydi görüşürüz.

Zühtü Amca iskeleye çağırdığına gore, görünen o ki yine Boğaz?ı geçeceğiz.

–         Zühtü Amcaa!

–         ?

–         Zühtü Amca buradayım.

–         Ooo evlat; sabah şeriflerin hayrolsun.

–         Sağol Zühtü Amca.

–         Ustam oradan bir simit daha verir misin? Zühtü Amca sana da aldım simit.

–         Teşekkürler Kako, eksik olma.

–         Çayımızı da vapurda içeriz. Sirkeciye geçiyoruz değil mi?

–         Evet Sirkeci?ye, ama oradan yeniden vapura bineceğiz.

–         Neden? Nereye gideceğiz ki?

–         Bu Pazar, çingene ya da dilenci olacağız evlat.

–         Bu nereden çıktı şimdi Zühtü Amca?

Açıkçası gerçekten şaşırmıştım. Sahi nereden çıkmıştı dilenci ya da çingene olmak?

–         Yeni Cami önünde kılık değiştirip birimiz çiçek satıp, birimiz dileneceğiz!

–         Zühtü Amca?! Ciddi misin?

–         Tabi Alicim,  bu yaşımdan sonra yeni heyecanlara ihtiyacım var.

–         E ama kıyafetlerimiz?

–         İlahi Alicim, elbette yok öyle bir şey. Sen hiç ?Çingene Vapuru? ya da ?Dilenci Vapuru? diye bir vapur duymadın mı?

:::::::: Foto - Seray Sarı ::::::::

–         Yooo!

–         Hah işte! Duymadığın o vapurlara bineceğiz bugün.

Bu konuşmalar yapılırken, biz çoktan Harem-Sirkeci vapuruna binmiştik.

Yeni şehir hatları vapurları çok güzel olmuş, kocaman pencerelerle manzara daha keyifli hale gelmiş.

Derken; kısa bir sÜre sonra Sirkeci?de vapurdan inip, Boğazlar İskelesi?ne gelmiştik.

–         Şu İstanbul heralde Türkiye?nin en pahalı şehri olsa gerek, değil mi Ali?

–         Evet Zühtü Amca, geçenlerde haberlerde de öyle bir şeyler duydum sanki.

–         Oldu olası, İstanbulda yaşamanın bir bedeli vardır zaten evlat. Ama bu İstanbul öyle bir şehirdir ki; içinde her türlü tezatı, çelişkiyi bulursun.

–         ?

–         Hani bu şehir ülkenin en pahalı şehriydi? E o halde saatlerce süren boğaz sefasını, bir kıtadan bir kıtaya dalgalar üzerinde salınma keyfini, nasıl oluyor da bir çay bir simit parasına sürüyoruz?

–         Ahaha alem adamsın vallahi Zühtü Amca. Yine nasıl bağladın konuları şaştım doğrusu.

–         Kakocum, bu çingene vapuru, Boğaz?da o iskele senin bu iskele benim dolaşır taaa Kavak?a kadar gider. O kadar yol gidip, bir Asya?dan bir Avrupa?dan yüzlerce insanı topladıktan sonra bir süre dinlenir, sonra aynı yolu gerisin geri döner.

–         O halde sıradaki vapura biniyor muyuz, Zühtü Amca?

–         Evet Alicim, bineceğiz. Eminönü?nden sonra sırasıyla Beşiktaş, Kanlıca, Yeniköy, Sarıyer, Rumeli Kavağı?ndan diğer çingeneleri alıp, Anadolu Kavağına varacağız.

–         A biz seninle daha önce Anadolu Kavağına gitmemiş miydik?

–         Evet Alicim aynen öyle! Merak etme yine aynı balıkçıda, yine bir Rakı Balık keyfi yapacağız. Masamız hazır!

–         Valla zihnimi okudun Zühtü Amca. Gidene kadar simit çaya talim edeceğiz.

–         Evladım, ver bakalım bize oradan iki tavşan kanı!

Çayları içtik, simitleri yedik. Sonunda vardık Kavak?a.

Hava harika, muhabbet gani, balıklar lezetli.

read more

Yildizlarla Yazi Yazmak

Yıldızlarla yazı yazmak
 
– Ben her zaman içinde yaşadığım zamanın kıymetini bilip, keyfine varmaya çalıştım Alicim. Buna her ne kadar önem versem de; sanırım yaşımın da olması sebebiyle, kimi zaman maziye daldığım günler oluyor evladım.
 
– Ohoo Zühtü Amca; bırak seni, benim bile şu yaşıma rağmen geriye dönüp hasretle andığım zamanlar oluyor. Misal; şu anda lisede olmak vardı.
 
– Kakocum, sana ufak bir tavsiye: Geçmişini sakın unutma, ama oraya da bağlanıp kalma.
Zira; senin için en kıymetli an yaşadığın an. Neyse, sanırım bulunduğumuz an ve ortam sebebiyle ben geçmişe, çocukluğuma döndüm.
 
Bir an merak ettim doğrusu. Bir Ramazan günü, Sultanahmet Meydanı?ndayız. Bu zaman ve mekan Zühtü Amca?yı çocukluğuna götürdüyse, tahminim o ki yine bir hikaye anlatacak bana..
– Hayrola Zühtü Amca? Ne anımsattı sana buralar çocukluğuna dair?
 
– Evlat, ben çocukken Ramazan ayının gelmesini dört gözle beklerdim. Her gün anneme Ramazan ne zaman başlayacak diye sorar, sorgulardım. Anacım da hiç üşenmeden her gün saatli marif takviminden sayar, bana kaç gün kaldığını söylerdi. Bizimle birlikte yaşayan babaannem de sevinir, Ramazanı oruç tutmaya hevesli olduğum için beklediğimi zannederdi.
– Bak ben de öyle sandım Zühtü Amca. Neden bekliyordun ki bu kadar hevesle Ramazanı?
– Ramazan ayları benim için yıldızların İstanbul semalarına inmesi demekti çocukken Ali. İlk gördüğüm gün çok şaşırmıştım ve babam bana o ışıklar için: ?Ustalar yıldızlarla yazı yazmışlar Zühtü??demişti.
– Anlayamadım Zühtü Amca! Neyi ilk gördüğünde?
 
– Neyi olacak güzel kardeşim, elbette iki minare arasına gerilmiş nice farklı yazıyı ve resmi görünce. Demem o ki; mahyaları görünce.
 
– Ha şimdi anladııım!
 
– Birçok camide Ramazan ayı boyunca farklı mahyalar olurdu. Hatta kimi mahya ustaları ustalıklarını sergilemek, diğer ustalara nispet yapmak ve ahalide merak uyandırmak için Ramazan ayı içersinde düzenli olarak mahyalarını değiştirir, her seferinde farklı yazılar yazardı.
Makara sistematiği ile hazırladıkları mahyaları İstanbul?un gökyüzüne asan Mahya ustaları yüz yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettirmekteler esasında.
 
– Demek elektrik öncesi zamanlarda da vardı bu yazılar?
 
 
– Elbette Ali. Rivayete göre; 1600?lü yılların başlarında Sultan I. Ahmed?in kendisine hediye edilen ve son derece sanatkarca işlenmiş bir levhanın benzerini yeni yaptırdığı Sultanahmet Camii?nin minareleri arasına asılmasını emretmesiyle, Mahya geleneği ortaya çıkmıştır.
– Bu, mahya sanatı sadece İstanbul?a mı ait demek oluyor?
 
– Aslında sanatın İstanbul?da doğduğunu ve zamanla Osmanlı sınırları içerisinde yayıldığı anlamına geliyor.
 
– Peki Mahya ne demek Zühtü Amca, biliyor musun?
 
– Kakocum; vakti zamanında okuduklarım ve duyduklarıma göre ?aya özgü, ay gibi? anlamına geliyor. Dil alimlerinin söylediklerine göre Farsça ?mahiye? sözcüğünden türetilmiş bir kelime.
– Zühtü Amca sen az önce mahyada resimler de mi oluyor demiştin?
 
– Evet Ali; eskiden, yani mahya sanatının gerçek üstadları hala aramızda ve sanatlarını icra ederlerken, sadece yazı yazmakla yetinmez, kimi resimler de çizerlerdi.
 
– Ne gibi mesela?
 
– Örnek olarak benim çocukluğumdan anımsadığım; yandan çarıklı, kule, salıncak, kayık, şemsiye, çiçek, köprü gibi objeleri kandiller yardımıyla gökyüzüne taşırdı ustalar.
 
– Gerçekten enteresanmış Zühtü Amca.
 
– Gel bakalım Kako Ali; şuradan tramvaya binip Karaköy sahiline doğru gidelim. Vakit yaklaştı birazdan top atar. Hemen ardından mahya ışıkları yanınca, biz de sahilden Sultanahmet?e, Süleymaniye?ye, Yeni Camii?ye, bir de karşı kıyıdan Mihrimah Sultan Camii?ne bakar bu Ramazan?da hangi mahyalar revaçtaymış öğreniriz.
 
– Haydi gidelim Zühtü Amca.

 

read more

Beylerbeyinden Ortakoyune

–      Kako Ali, nerelerdesin evlat? Kaç zaman oldu Zühtü Amcanı arayıp sormuyorsun. Biz ihtiyarlar her geçen gün alıngan oluruz, ihmal etme beni.

–      Zühtü Amca, ne desen haklısın hepsi benim hatam. Çok uzun zaman oldu evet ama senin ihtiyarlaman konusuna katılmıyorum. Bu dinçliğinle, nice gençlere taş çıkarırsın doğrusu.

–      Eksik olmayasın Alicim. Seninle birlikte kendimi daha dinç hissediyorum. Gezip dolaşmak, eski anıları ve bildiklerimi genç bir dimağ ile paylaşmak beni çok bahtiyar ediyor. Bugün, Acıbadem?den fazla uzaklaşmadan Beylerbeyi sahilinde bir çay içelim diyorum. Sen ne dersin?

–      Çayın yanında tatlı muhabetin eksik olmayacağını bildiğim için ?Seve Seve? derim Zühtü Amca.

Gideceğimiz yere karar verdikten sonra, havanın da güzel olmasından faydalanarak önce dolmuşla Üsküdar sahiline indik ve devamında yürüyerek Beylerbeyi?ne vardık.
Hafta içi bir gün olması ve sabah trafiğinin hengamesi bittiği için, hem yollar hem de etrafımız bir nebze de olsa tenhaydı.

Yolda gördüğümüz bir simitçinin yanında durduk.

–          Genç, bize oradan iki simit verir misin?

–          Vereyim Bey amca, hangisini istersen?

Aksanından İstanbullu olmadığını anladığımız simitçi güler yüzle karşılamıştı bizi. Gözüyle seçtiği iki simiti işaret eden Zühtü Amca, bir yandan da simitçi ile sohbete başlamıştı.

–          Çocuğum yok Bey amca hiç evlenmedim ama memlekette yavuklum bekler.

–          Nerelisin bakalım sen?

–          Urfalıyam Bey amca.

–          Şimdi senin sesin de yanıktır.

–          Bizim oralarda kimin sesi yanık degildir ki, Bey amcam?

Hep birlikte gülüştük.

Bu ufak diyalogtan sonra yanık sesli simitçimizin yanından uzaklaştık ve az ilerdeki çay bahçesinde leb-i derya bir masaya oturduk.

Zühtü amca eliyle işaret ederek;

–          Bak Kako, şu gördüğün köprüde ilk yürüdüğüm günü hatırlarım ben.

–          Yürümek mi?

–          Evet Alicim, yürümek.

–          Sen Boğaz köprüsünde yürüdün m, Zühtü Amca?

–          Elbette, hatta ilk yürüyenlerden biriyimdir. Köprü faaliyete geçmeden önce inşaat aşamasındayken, yani iki yakayı birleştirdiği gün Asya?dan Avrupa?ya yürüyerek geçen kafilede ben de vardım.

–          Ah be Zühtü Amca, sen gerçekten İstanbul tarihine mal olabilecek birisin. Nasıl oldu peki bu?

–          Açıkçası, şansımın yardımıyla oldu diyebilirim. Boğaziçi Köprüsü?nün inşaatı yanlış anımsamıyorsam 1970 yılında başlamıştı. Köprünün yapımı, biri Alman biri İngiliz olan iki firma tarafından üstlenildi ve 3 yılda tamamlanarak Cumhuriyet?in 50. Yılına yetiştirildi.

 

İngiliz firmasında çalışan bir mühendisi, benim çok sevdiğim müşterilerimden biri olan Faruk Bey vasıtasıyla tanımıştım. Faruk Bey?in birkaç gömlek diktirtmek için terzihaneme getirdiği bu mühendisin adı David idi. Bir gün İstiklal?de yürürken karşılaştık ve üzerinde benim diktiğim gömleklerden biri vardı. Güle oynaya yanıma geldi, sevinçle birşeyler söyledi, anlamadım ama ben de gülümseyerek ve yarım yamalak İngilizce birkaç kelime ile mukabele ettim sözlerine.

 

–          Acaba ne söyledi Zühtü Amca, çok merak ettim.

–          Daha sonra Faruk Bey?den, köprüyü tamamlayacak son bloğun yerleştirileceği gün, Faruk bey ile beni köprünün üzerinde yürümeye davet ettiğini öğrendim.

–          Çok kıskandım seni Zühtü Amca şimdi.

–          Velhasıl; 1973 yılının yazıydı yanılmıyorsam, bir gün Faruk Bey beni Taksim Meydanı?ndan otomobiliyle aldı ve Sirkeci?den Harem?e geçtik. Oradan da Beylerbeyi?ne vardık. Köprünün ayaklarındaki asansörleri kullanarak köprü üstüne çıktık.

 

–          Bir dakika bir dakika, köprünün içinde asansör mü var?

–          Elbette Kako, her iki yakadaki ayaklarda da asansörler var. Köprünün faaliyete geçtiği ilk senelerde; sanırım ilk dört sene, köprü yaya trafiğine de açıktı. Buradaki asansörlerin, belli bir süre insanları köprü üzerine taşıdığı bir dönem de oldu anlayacağın.

–          Vay bee..

–          Neyse, sarı sarı baretleri kafalarında, belli bir intizam içerisinde, küçük ve heyecanlı bir kafile olarak Beylerbeyi?nden Ortaköy?e yürüyerek geçtik. Yolun sonunda, bir kıtadan diğer bir kıtaya yürüyerek geçmenin ve aşık olduğum bu şehri böylesine bir manzaradan seyretmenin verdiği heyecanı şu an bile yaşıyorum.

Sanki o anları yeniden yaşarmışçasına bir süre heyecanlı heyecanlı köprüye bakakaldı Zühtü Amca.

Çaylarımızı tazelemek için gelen garsonla birlikte ben söze girdim:

–          Zühtü Amca, İstanbul gibi renkli bir şehirin sembollerinden biri olan bu köprü sence de biraz renksiz durmuyor mu? Tamam, akşamları yaşattığı ışık şöleni bence şehre farklı bir hava katıyor ama gündüzleri için de bir şeyler yapılamaz mı?

–          Ne gibi, Alicim?

–          Misal; köprünün alt tabanı devasa bir tuval olamaz mı? Türkiye?yi ve İstanbul?u betimleyen çok güzel resimlerle süslenebilir. Ya da teknolojinin yardımı ile kocaman bir sinema perdesi gibi kullanılabilir diye düşünüyorum.

–          Çok mantıklı geldi kulağıma bu fikrin Kako. Gir sen bu işe, hazırla projeni, sunalım yönetime.

Sanki biraz alay eder gibi geldi ilk başta bu sözler. Ancak devamında projeyi kime ve nasıl sunmam gerektiğini detaylıca anlattı Zühtü Amca.

–          Ne kadar yüksek bu köprü Zühtü Amca?

–          Bildiğim kadarıyla denize en yüksek noktası 64 metre, Ali. Ali; sen İstanbul Boğaz?ına ilk köprünün ne zaman yapıldığını biliyor musun?

–          Zühtü Amca sen dedin ya 1970?li yıllardı diye. Hatta Boğaziçi Köprüsü ilk olduğu için halk arasındaki adı da ?birinci köprü? değil mi?

–          Evlat isim konusunda haklısın ama 1970?ten önce de tarihte, iki yakayı bir araya getirmeye düşünen  çok kimse olmuş. Haydi bir tahmin yürüt bakalım.

–          Osmanlı zamanında olsa muhtemelen okulda bize öğretilirdi. Demek ki Osmanlı?dan önce.

–          Evet Osmanlı?dan önce.

–          O halde şansımı deneyeyim. 800-900 arası yıllar olabilir mi?

–          Alicim; İstanbul Boğaz?ına ilk köprüyü M.Ö 511?de seferde olan Pers kralı, donanmasındaki tüm gemileri yan yana getirerek üzerinden yedi yüz bin askeri Anadolu?dan Trakya?ya geçirmek suretiyle yapmıştır.

–          Kaba bir hesapla 2200 yıl önce yani.

–          İşte görüyorsun; İstanbul?un her yanı binlerce yıllık bir tarihi barındırıyor.

–          Bu tarihi seninle öğrenmek de ayrı bir keyif, Zühtü Amca.

Çaya katık ettiğimiz simitleri bitirirken, yaptığımız sohbetin lezzeti gerçekten zor bulunacak cinstendi. Devam eden zaman boyunca; İstanbul, Boğaz ve köprüler hakkında çokça sohbet ettik Zühtü Amca ile. Artık eve dönme vakti yavaş yavaş yaklaşırken:

–          Söyle bakalım Kako, sen hiç yürüyerek geçmedin mi Boğaz?ı?

–          Hayır Zühtü Amca.

–          Evlat o halde bir sonraki Avrasya Maratonunda birlikteyiz. Ama peşinen söyleyeyim ben koşmam. Sen de benim hızımda yürüyeceksin.

–          Büyük bir zevkle, Zühtü Amca. Hem ilk boğaz geçişimi, boğazı bu köprü üzerinde ilk defa yürüyerek geçenlerden biri ile yapmak, benim için de ayrı bir mutluluk olur.

–          Bak unutmadan, Maraton günü termosta demli çay da isterim ona göre.

–          Ne demek Zühtü Amca, sen iste yeter.

Gene çok güzel bir günü, çok keyifli bir şekilde tamamladık diyordum ki; Zühtü Amca sonradan hatırlamış olacak, bir anda aceleci bir tavırla:

–          Ah Alicim, bak neredeyse unutuyordum. Sana ufak bir hediyem var.

–          Hediye mi?

–          Sen para koleksiyonu yapmıyor muydun?

–          Evet, Zühtü Amca.

–          Bak sana bugünü hatırlatacak bir armağan getirdim. Koleksiyonuna eklersin.

Cüzdanından 1000 TL?lik bir banknot çıkarttı ve elinde tutarak bana paranın arka yüzündeki Boğaziçi Köprüsü?nü gösterdi.

–          Al bakalım evlat.

–          Çok teşekkür ederim Zühtü Amca, eşsiz birisin sen.

 

Copyright AAB

 

read more
1 2 3 4