Bir Dolmus Cok Hayal

Gününden gününe, günün saatinden saatine değişir sıranın uzunluğu. Kimi zaman yedinci sekizinci dolmuşa binerken kimi zaman da beklersin dakikalarca aracın içinde.
Taksi dolmuşlar artık tek marka ve tek model, emin değilim böyle bir yaptırım mı var ama pek sanmıyorum. Eski Türk filmlerinde ve atadan deden kalma fotolarda gördüğüm taksi dolmuşlar çok daha çeşitli model ve renklerdeler oysa.
Günlerden bir gün olsun. Kadıköy'de taksi dolmuşun içinde Taksim'e yol almak üzere aracın adına yakışır şekilde dolmasını bekliyorum. Yanımızdan geçen her kişiyi süzüp acaba binecekte dolduracak mı dolmuşu diye bakıyorum. Neyse ki sonunda bir yaşlı teyze gelip son yolcu koltuğunu kapatıyor.

Kaptanımız da köşküne kurulunca başlıyor Asya'dan Avrupa'ya deniz aşırı yolculuk
-bilmeyende ne sanacak-.
Kadıköy'ün yoğun trafiğinden hızla sıyrılmaya çalışan kaptan aynı anda verilen ücretleri topluyor. Batı'da insanların daha rahat iletişim kurmalarını bağladığım noktalardan birisi de bu ücret uzatma diyalogları.
-Şuradan bit Taksim uzatır mısın evladım?
Diyerek yaşlı teyze öndeki çocuğun omzuna nazikçe dokunduruyor eski İstanbul hanımefendilerinden olduğunu kanıtlarcasına.
Kaptan bir yandan para üstlerini verirken bir yandan da trafikteki diğer şoförlere verip veriştiriyor incenden. Derken ani bir fren... Su satan çocuk, bir diğerini peşinden yola atlıyor, neyse ki kaptan olaya hakim... O kadar hakim ki, frene basılması, camın açılması ve sucu çocuğun annesine gönderme yapılması kısacık bir anda gerçekleşiyor.

Derken para alışverişi tamamlanıyor ve Çevreyolu yazılı yeşil tabelaları takip başlıyor. O anda Mabedin yanından geçiyoruz. Bayraklarımız dalgalanıyor, hafta sonu sarı lacivert formamla ibadete geleceğim gece aklıma geliyor. Heyecanlanıyorum.
Heyecanı bitirmemeye kararlı kaptan, verdikçe gazı Ford hem bağırıyor hem de hızlanıyor. O sırada yanımda ki teyze elini yüreğine götürüp birşeyler mırıldanıyor, ben hafiften gülümsüyorum. Aracın hızı sayesinde kısa sürede köprünün kulakları görünüyor.

Harika, harikaa harikaaa. Bu köprü üzerinde olmak harika. Düşünüyorum acaba tam ortada hangi kıtadayım diye? Solumda Sarayburnu, sağımda Kuleli ve Galatasaray adası. Zamanında babamdan ne çok hikaye dinlediğim geliyor aklıma bu ada hakkında. Tekrar sola bakınca da Kabataş Erkek Lisesini görüp abimi babamın yanına getiriyorum zihnimde. Hep derler güzel şeyler kısa sürer diye, köprü zevki de eskimiş asfalt ve amortisörler sayesinde oturduğum yerde hoplaya hoplaya kısa sürede bitip gidiyor.

İşte Barbaros yokuşu, nedendir bilmiyorum ama bu yolu seviyorum ama çabuk bitsin istiyorum çünkü devamında daha çok sevdiğim bir yol var, Dolmabahçe caddesi. Dolmabahçe caddesinde sarayın cam köşkünün önünde geçerken 120-130 yıl geriye gidiyorum bir anda.
Padişah cam köşkte, biz tebaası da onu selamlayarak geçiyoruz bir bayram günü caddeden. Hayal zihnimden uçuyor keza hayatımda ilk defa maç izlediğim eski adı Mithat Paşa, bilinen adı ise İnönü Stadı olan boğaz manzaralı kartal yuvasının yanından geçmekte beni başka bir hayale götürüyor.
Hemen sonrasında Gümüşsuyu, Japon ve Alman konsoloslukları ve devamında AKM son durak.

Yolculuk ta hayaller de sona eriyor. Ver elini İstiklal diyor ve hemen girişinde meşhur Taksim Hamburgerine saldırıyorum. Farkındayım bu tat hayal değil, gerçek.